Ayı Derken?!

Üzerinden iki aydan fazla zaman geçti ama vatani görevimi yapmakta olduğumdan bu tarz gecikmeleri mazur görmenizi temenni ediyorum ve geçtiğimiz 14 Şubat’ta yayınlanan Nestle’nin “Her ayıyı sevimli gösterecek tek şey.” reklamını sizlerle geç te olsa paylaşıyorum.

Enteresan bir reklam çalışması olmuş. Gece nöbetten dönerken koğuşta bir gazetede gördüm ilk olarak. Tuhaf bir sırıtma isteği uyandırdı içimde reklam ancak tam olarak ne hissettirdiğini anlayamadım. Biz erkeklere “ayılığımızı” örtbas etmek için bir araç sunan Nestle’nin bu yaklaşımına ne büyük bir tepki duydum ne de çok başarılı buldum.

Rakiplerine tatlı sert sataşan reklamlara alışığım ve bu tarz reklamları severim fakat, kendi müşterisine inceden AYI diyen bir reklamla ilk defa karşılaşıyorum. Acaba ilginç olmayı hadeflerken insanlarda, kendilerine şakayla karışık hakaret edilmesinden doğan bir antipati yaratır mı diye düşünmeden edemedim. Neticede bu ilginç reklam hakkında tam bir kanıya varamadım.

Sevgili Marketing Turkiye Network okurları, bu reklam hakkında sizlerin neler düşündüğünüzü gerçekten merak ediyorum, eminim her bir okur da diğerlerinin ne düşündüğünü merak ediyordur. Çok sesliliğin güzelliğini beraber yaşamak adına bu reklam hakkındaki görüşlerinizi aşağıdaki yorum kutucuğuna yazarak benimle ve Marketing Turkiye Network ailesinin diğer üyeleriyle paylaşırsanız çok sevinirim…

Haftaya görüşmek üzere.

Erman

VN:F [1.8.1_1037]
Rating: 5.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.8.1_1037]
Rating: 0 (from 0 votes)

“RPG”ler ve Kişisel Gelişim

Geçenlerde okuduğum bir yazıda hem “ bir konuda derinlemesine uzmanlaşın” hem de “artık tek bir işten anlayan insana iş yok” gibi hafif çelişkili ifadeler dikkatimi çekti. İnsanın zamanı ömrüyle sınırlı olduğundan, öğrenmeye ve kendini geliştirmeye ayırabileceği zaman kısıtlıdır. Aynı zamanda yemek, içmek ve sosyal faaliyetler gibi hayatımızı idame ettirebilmek için gerek duyduğumuz şeylere de zorunlu olarak vakit ayırdığımızdan ömrümüzün tamamını öğrenmeye adayamayız. Bu da demek oluyor ki bir insan üç beş ayrı alında derinlemesine uzmanlaşamaz. Peki, tek bir alanda derinmelesine uzmanlaşmak mı? Birçok alanda orta düzeyde bilgi sahibi olmak mı? Nedir bunun ideali?
 
Bu konuda farklı insan kaynakları uzmanları farklı önerilerde bulunuyorlar. Katıldığım konferanslarda uzmanları dinlerken, iş dünyasının bireyleriyle fikir alışverişinde bulunurken kişisel gelişim üzerine iki ana görüşün olduğunu fark ettim. Birincisi çok detay bir konuda uzmanlaşmanın hatta mümkünse hiç uzmanı olmayan bir konuda uzmanlaşmanın, ikincisi ise çok detaya girmeden fakat 3-4 konuda uzmanlaşmanın başarıyı getireceği yönünde… Ben bu konudaki görüşümü “RPG’lerden (Role Playing Game) örnek vererek sizlerle paylaşmak istiyorum.

RPG’ler genelde fantezi dünyasında geçer; elflerin, orkların cirit attığı bir dünya… Yüzüklerin Efendisi’ni hatırlanmayanınız yoktur, aşağı yukarı öyle bir ortam hayal edin. Filmdekine benzer karakterler yönetirsiniz. Oyuna başlarken öncelikle karakterinize bir sınıf seçersiniz. Seçtiğiniz sınıf bazı konularda karakterinizin diğerlerinden daha avantajlı olmasını sağlar. Savaşçı bir karakter salt kaba kuvvet ve dayanıklılık özellikleriyle öne çıkarken, bir tüccar konuşma, ikna ve pazarlık kabiliyetleriyle, bir büyücü ise hafızası ve zekasıyla ön plana çıkar. Fakat başlangıçta sınıfınızın verdiği özellikler size sadece bir altyapı sunup, seçtiğiniz alanda daha kolay öğrenip, daha kolay ilerlemenizi sağlar. İsterseniz ilerleyen zamanlarda sınıf değiştirebilir, büyücü olarak başlayan bir karakteri heybetli bir savaşçı haline getirebilirisiniz, tabi yeterli zaman ve emeği harcayarak.  Hangi yolda, nasıl bir karakterle ilerlemek isterseniz isteyin başlangıçtaki özellikler tecrübelerle pekiştirilmediği sürece zayıf ve zorlukların üstesinden gelemeyen bir karaktere sahip olursunuz. Oyun boyunca birçok farklı alanda uzmanlık gerektiren çeşitli zorluklarla karşılaşırsınız. Tek bir alanda derinlemesine uzmanlaşmış bir karakter tek başınayken birden fazla beceriyi aynı anda gerektiren problemlerin içinden çıkamayacaktır. Örneğin karakterinin sadece fiziki yönlerini geliştiren bir savaşçı, zeka gerektiren bir bulmacayı çözemeyecek ya da ikna kabiliyeti olmadığı için basit bir diyalogla halledebileceği bir meseleyi kanlı bıçaklı uzun bir dövüş ile çözüme kavuşturacaktır. Bu durumun tersi de pek mantıklı değil. Her konuda biraz bilgi ve tecrübeye sahip bir karakter ise uzmanlık gerektiren büyük bir problem karşısında çaresiz kalacaktır. Kılıç kullanmayı biraz bilen, biraz da ikna kabiliyeti olan, aynı zamanda zekası normalin birazcık üstünde olan bir karakter, ileri düzeyde güç, zeka, çabukluk ya da pazarlık kabiliyeti gerektiren bir zorlukla karşılaştığında elinden pek bir şey gelmeyecektir. Bu yüzden oyuncular kendilerine bir majör iki minör ya da bir majör bir minör sınıf belirleyip karakterlerini %70 majör, %30 minör(ler) şeklinde geliştirirler. Kimi zamanda bu karakter yönetimlerinden “Warlock” (yarı savaşçı yarı büyücü) gibi ara sınıflar ortaya çıkar. En fazla verim ise; asıl uzmanlık alanı ile alakalı bir yan sınıf seçerek başka bir deyişle majör ve minör sınıfları birbirinden çok uzak olamayacak şekilde seçerek alınır.


 
Şimdi RPG’leri uzun uzadıya neden anlattım? Çünkü RPG’ler fantastik bir ortamda geçen ufak yaşam simülasyonlarıdır. Karakter gelişim seçenek ve yapıları, normal yaşamdan gözlemlenerek oluşturulmuştur. Üniversite ve bölüm tercih ederek kendimize bir altyapı, bir sınıf belirlemiş oluruz. Güzel sanatlardan mezun biri estetik becerilerini, mühendislik mezunu sayısal kabiliyetini, iletişim bilimlerinden mezun biri sosyal alandaki  yeteneklerini geliştirmiş ve diğerlerinden bu alanlarda daha avantajlı bir şekilde hayata başlar. Fakat mühendis, ömrünün sonuna kadar mühendis kalacak diye bir kaide yok. Yeterli ilgi ve çabayla mühendislik mezunu biri senarist de olabilir. Üniversite, Master programları bizim belli alanlarda uzmanlaşmamızı ya da uzmanlaşmaya daha yatkın bir altyapımızın olmasını sağlarken, tek başlarına yeterli değillerdir. İş dünyasında edinilecek tecrübeler olmadan güçlü bir “karakter”e sahip olmamız söz konusu değildir. İş dünyasında da birden fazla alanda bilgi birikimine sahip olmamızı gerektiren ve tek başımıza yüzleşmemiz gereken problemler olacaktır. Tek bir alanda derinlemesine uzmanlaşmak bu gibi problemleri alt etmemizi zorlaştıracak belki de imkansız hale getirecektir. Her ne kadar çağımızda pek mümkün olmasa da; bilgisayardan hiç anlamayan, olağanüstü yetenekli bir tasarımcı düşünün… Ya da tersini, her şeyden azar azar öğrenip herhangi bir uzmanlığa sahip olmayan bir bireyin karşılaşacağı uzmanlık gerektiren zorlukların üstesinden gelip gelemeyeceğini… Biraz matematik, azıcık edebiyat, orta düzeyde bilgisayar bilen bir insan “vasat”ın ötesine geçemeyecektir. Tüm potansiyelinizi %20′lere bölüp 5 ayrı konuda az bilgi sahibi olmak ta, potansiyelinizin %100’ünü aynı yöne kanalize edip başka hiçbir şeyden anlamamak ta verimsiz birer kişisel gelişim stratejisidir. Öte yandan %70 pazarlama, %20 reklam ve %10 satış üzerine uzmanlaşarak kendini geliştiren bir profesyoneli çok farklı bir kariyer bekliyor olacaktır. Kanaatimce, bu problemin çözümü bir alanda oldukça uzmanlaşıp, bu bilgi ve becerileri, alakalı ve yakın 1-2 ayrı konuda orta düzeyde tecrübe ve bilgi edinerek desteklemekten geçer.

 Keşke önerilenler, 3-4 ayrı alanda derinlemesine uzmanlaşmak mümkün olsa. Fakat ekonomi derslerinden öğrendiğimiz “fırsat maliyeti” ve “kıt kaynaklar” gibi kavramları hatırlayıp biraz daha ayakları yere basan, uygulanabilirliği olan planlar yapmamızda fayda var.

Erman YAMAN

VN:F [1.8.1_1037]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.1_1037]
Rating: 0 (from 0 votes)

İyi ki Erkeksiniz!

Goldstar markası için hazırlanan reklamlar kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıkları espirili bir şekilde ortaya koyuyor. Daha dolaysız düşünüp, Goldstar’ın işlerini kolaylaştırdıkları için reklam, erkeklerin, “Thank God you’re a man” sloganıyla gururlarını okşuyor.

Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki kadınların daha kompleks düşünüyor olmaları, pazarlamacıların onlara çok daha fazla noktada temas edebilmesini sağlıyor. Alışverişe olan doğal yatkınlıkları!? bu temaslarla birleşince bir çok sektörün göz bebeği, bir numaralı müşterileri oluyor kadınlar…

VN:F [1.8.1_1037]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.1_1037]
Rating: 0 (from 0 votes)

Bırakın Fikirlerinize Dokunsunlar!

Fikirlerinizi, projelerinizi, başkalarıyla paylaşırken nasıl bir yol izliyorsunuz? Şirketinize dinamizm ve büyük maddi başarılar kazandıracağını düşündüğünüz ve yeni ürün fikrinizi, patronunuza ya da ekibinizle nasıl paylaşıyorsunuz? Seçimleriniz genelde “Default” tasarımlı, fikrinizi uzun uzadıya anlatan, sayfaya sığmakta zorluk çeken yazılar içeren klasik Power Point sunuları, kağıt üzerinde (ya da dijital ortamda) birkaç tasarımdan ibaretse, size birkaç önerim var.
 
Fikir aşamasındaki bir projeyi hayata geçirmek için bir ekibe, bir ekip oluşturmak içinse, fikirlerinize ve size inanan bir grup insana ihtiyacınız var. İşte bu “bir grup” insanı fikirlerinize inandırmak ve bu uğurda emek harcamaları için ikna edebilmek için onlara “geleceğin resmi”ni çizmeniz, ortaya attığınız fikir gerçekleştiğinde nelerin olumlu yönde değişeceğini göstermeniz gerekir. İnsanlar beş duyuyla hissedebildikleri şeylere, daha kolay inanırlar. Onlara fikrinizi sadece yazılı ya da sözlü olarak iletmektense, geleceği olumlu yönde değiştirecek olan yeni ürün, hizmet, mecra, ambalaj ya da promosyonunuzun en azından bir kısmına dokunmalarını sağlayın. Dokunmaktan kastım illa ki elle hissetmeleri değil, fikrinizin yapısına uygun bir şekilde, yapmak istediğiniz değişikliği yaşamlarını, tecrübe etmelerini sağlamak…

Yenilikçi fikirler sıklıkla dirençle karşılaşır ve bu direnci kırmak için insanların akıllarındaki soru işaretlerini yok etmeniz gerekir. Prototip üretmek, soru ve eleştiri bombardımanlarına karşı iyi bir sığınak ve fikrinize karşı yada nötr olan beyinleri kendi saflarınıza çekmek için etkili bir silahtır. Ürün ailenize katmayı düşündüğünüz yeni ürününüzü kağıt üzerinde, bilgisayar ekranında ya da projeksiyon perdesinde sunmaktansa, insanların dokunabilecekleri, farklılıklarını, özelliklerini tecrübe edebilecekleri “gerçek” bir şeyle çıkagelmek çok daha etkili olacaktır. Aynı durum yeni bir ambalaj, internet sitesi ya da mecra içinde geçerli.

Bir triko markasına tasarladığı yeni kazakları sunmak isteyen bir tasarımcı ilk etapta çizimlerini kağıt üzerinde göstermeyi tercih edebilir. Halbuki ürünün “yeni” olan özelliğini vurgulayan ve üzerinde markanın logosunu taşıyan kazaklar, göreceli olarak yüksek maliyetli olmalarına rağmen çok daha büyük ilgi çekecektir ve fikrin kabul edilme ihtimali oldukça artacaktır. Yeni PDA’nızı “bilgi” kavramına konumlandırmak için onu karton kapaklı kitap şeklindeki bir kutuya koyma fikrinizi bilgisayar ekranında sunmaktansa pekala bir prototip hazırlayıp, ürününüzün bu ambalajda ne kadar farklı ve şık durduğunu ekibinizle, patronunuzla ya da bayilerinizle paylaşabilirsiniz.

Kabul ediyorum bazı ürün grupları veya sektörler için söz konusu yeni fikrin prototipini üretmek daha kolaydır. Prototipi kağıt, kumaş gibi işlenmesi kolay ve nispeten ucuz materyallerden üretmek, sizi maliyet, emek ve zaman açısından fazla yormayacaktır. Peki söz konusu bir otomobil ya da yeni bir dizüstü bilgisayar olduğunda ne yapabiliriz? Tabi ki bir otomobilin prototipini üretmek oldukça zorlu ve maliyetli bir süreç yeni filizlenen fikrinizi patronunuz ya da iş arkadaşlarınızla paylaşmak için kendi bütçenizden veya şirketinizin kaynaklarından yüz binlerce liralık harcama yapmanız beklenemez. Peki bu problem biz yenilikçi ve dinamik pazarlamacıların önünde bir engel teşkil edebilir mi? Tabi ki hayır. Bu noktada yapmamız gereken, bu yeni fikri (ürünü, ambalajı vb.) hangi kavrama ya da kavramlara konumlandırmaya çalıştığımızı, bu fikri “yeni”, “çarpıcı” ve “farklı” yapan şeyin ne olduğunu düşünüp, bunların üzerine odaklanmalıyız. Yeni otomobilinizin vurucu noktası tasarımsa, profesyonel bir modelciye otomobilinizin “ölçekli model”ini ürettirin. Eğer “performans” üzerine odaklandıysanız, iki adet benzinli R/C (Uzaktan Kumandalı) araç alın. Birinin motoruna yeni arabanızın motorundakine “benzer” ya da onları çağrıştıran değişiklikler yaptırın mühendislerinize. Ve ikisini aynı anda çalıştırarak hız, performans ya da yakıt tüketimi farkını ortaya koyun. Bunun için motorunuzun 1/20 kopyasını üreterek on binlerce lira harcamanıza gerek yok, R/C’nin motorunda yaptığınız değişikliğin, fikrinizdeki yeniliği, farklılığı yansıtması ve çağrıştırması yeterli. Pahalı üretilmesi zor ürünlerin bire bir prototiplerini üretmek zorunda değilsiniz. Fikrinizin kilit, can alıcı noktalarını içinde barındıran parçalarını, kısımlarını sunmanız insanları ikna etme yönünde büyük bir adım atmanızı sağlayacaktır. Yeter ki insanlar fikirlerinize, fikirlerinizin çekirdeğinde yatan farklılığa, yeniliğe dokunabilsinler.

İnsanlara fikrinizin, onlara çizdiğiniz gelecek tablosunun gerçek olabileceğini gösterin. Prototip üretmek aynı zamanda, sizin bu projenin tamamını ya da bir kısmını yönetebilecek, gerçekleştirebilecek kadar yetkin, azimli ve kararlı olduğunuzu anlatan etkili bir araçtır. Sıradan kağıt üzerindeki bir tasarıma göre daha pahalı, daha fazla emek ve zaman tüketen bir yöntem olduğu doğru. Ancak dikkate ve yapmaya değer hiçbir şey kolay değildir. IPod yada Google gibi ilk başta dirençle karşılaşan fakat uygulamaya geçtikten sonra çığır açan fikirleri kabul ettirmenin maliyetini, getirisiyle bir karşılaştırın. İşe sadece maaş almak için gitmeyen, fark yaratan, bulunduğu çevreye ve şirkete değer katan, doğru amaçlar uğruna fedakarlık yapmayı bilen, yenilikçi pazarlama profesyonelleri olarak bu maliyete katlanmaya değip değmeyeceğini sizlerin takdirine bırakıyorum…

Erman YAMAN

VN:F [1.8.1_1037]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.1_1037]
Rating: 0 (from 0 votes)