Oca 22, 2010

Yazar : Erman Kategori : Alternatif Bakış, Fikirler ve Düşünceler, Marketing Türkiye, Tüm Yazılar, Türkiye'de Marketing, Önemli Başlıklar | 0 Yorum

Herşey Gider Marka Kalır

Herşey Gider Marka Kalır

Batı ülkeleri bilimsel ve teknik gelişmeleri üretime yansıtılmasıyla ortaya çıkan sanayi devrimi ile birlikte sahip oldukları sermaye birikimini arttırarak dünya ekonomisideki konumlarını iyileştirip, sağlamlaştırdılar. Bu günkü yerlerinde olmalarının temel sebepleri olarak kolonizasyon ve sanayi devrimi sayılabilir. Bizler se Rönesans ve Reformda olduğu gibi, sanayi devrimini de kaçırmış bir toplum olarak zaman zaman yapılan sanayi gelişimine yönelik faaliyetleri baltalamaktan, baltalanmasına göz yummaktan, ülkemizin endüstrisi için üzüntümüzü dile getirmekten öteye gidemedik ne yazık ki. Tabi birkaç ulusal şirketimizin Türkiye sanayisini geliştirme yönündeki çabalarının da hakkını yememek gerek.

Yanlış anlaşılmasın bu “Avrupa şöyle, Türkiye böyle” gibi bir karşılaştırma yapan, klişe bir yazı değil. Sadece, Türkiye’de yaşayan herkesin gerçekleşmesini istediği “Türkiye’nin ekonomik refah seviyesinin artması”nı sağlayacak faktörlere farklı bir bakış açısı sunmaktır hedeflenen.

İnsanoğlu bildiğini değiştirme, yenileme konusunda pek gayretli değildir. Eski çağlarda deneme yanılma yolu ile elde ettiği bilgiler (hangi yiyeceklerin zehirli olup hangilerinin olmadığı gibi) hayati olduğundan, önceden yanlış dediğini yeniden deneme gibi bir lüksü olmadığından, birkere aklına yazdığını sınamadan uygulama gibi bir alışkanlık geliştirmiştir.  Ancak riskli de olsa farklı olanı deneme ve alışılagelmişin dışında bakabilen bireyler, içinde yaşadıkları topluluklara öncülük ederek onların gelişimine ön ayak olmuşlardır. Bu yüzden, ülkemizin ekonomik problemleri de dahil, sorunlara farklı açılardan yaklaşmak çözüme doğru bir adım daha atmamızı sağlayacaktır.

Sayın Üstün Dökmen hocamın da dediği gibi bu ülkenin yapısında hem yılgınlık hem yılmazlık var. Karşılaştığı basit ama ilginç bir ürün karşısında “Gavur işte yapıyor, biz yapamayız” diyen de bu ülkenin insanı, tüm Avrupa donanmasını boğaza demir atmış gördüğünde “Geldikleri gibi giderler.” diyen de bu ülkenin insanı.  Yüce önder Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşı için dört adet planı vardı;1.Plan: Düşman Sakarya’da durdurmak. 2.Plan: Gerekirse Kars’a kadar çekilip tüm yurtta müdafa yapmak. 3.Plan: Başkenti Ankara’dan Kayseri’ye taşımak. 4.Plan: Bitlis’e kadar çekilip savunmaya devam etmek. Hatta bu konuda bölgenin ileri gelenlerinden Mehmet (Budak) Bey’e sorar; “Bitlisin dağları bizi saklar mı?” Mehmet bey cevap verir; “Saklar! Biz de Bitlisin dağları da sana feda, emrindeyiz Paşam”. “Rönesans, reform ve sanayi devrimini kaçırdık, bu ülke adam olmaz” deyip havlu atmak ta bir seçenek, “bundan sonra ne yapabiliriz?” demek te bir seçenek. Planımız istediği gibi gitmediğinde ne yapacağımızı bilmemek doğal olarak yılgınlığa sevk eder bizi. Alternatif planlarımızın olması ise ayaklarımızın yere sağlam basmasını sağlar. Unutmamak gerekir ki gelişmiş sanayi tek başına bir amaç değil, ekonomik refah seviyesi yüksek bir ülke yaratmak için araçtır. Gelişmemiş sanayimize hayıflanmak yerine, Bu koşullar altında neler yapabiliriz deyip, dünyadaki başarı örneklerini analiz etmek en akıllıca davranış olacaktır.

Sanayi devriminden sonraki gelişmeleri incelediğimizde; batı ülkelerinin önce hammadeyi kendi ülkelerinde çıkarıp ya da sömürgelerinden getirip, kendi fabrikalarında işleyip, kendi markalarıyla, farklı ülkelere satarak zenginleşebileceklerini farkettikleri ve vargüçleriyle buna çalıştıklarını görüyoruz. Ancak zenginleşmenin getirdiği enflasyonist baskı, artan refah seviyesi ve bunlara bağlı olarak ülkedeki işçi ve çalışanların ücretlerinin artması maliyetleri olumsuz yönde etkilediğinden, hammaddeyi daha ucuz iş gücüyle daha ucuza üreten ülkelerden satın alıp ülkelerindeki fabrikalarda işlemenin daha ucuz olacağını farkettiler. Yine aynı sebeplerden fabrikalar da maliyetler açısından yük olmaya başlayınca, fabrikalarını doğudaki işgücünün düşük olduğu ülkelere kaydırdılar. Özellikle tekstilde görüldüğü üzere, sanayi doğuya kayıp o ülke ekonomisini canlandırdıkça emeğin değeri artıp, fabrikların daha da doğudaki ülkelere kaymasına sebep oldu. Zamanında ülkemize de ucuz iş gücünden dolayı gelen fabrikalar, doğuya, asyaya, özellikle Çin’e kaymaya başladığında isyan eden Tekstilcileri hatırlarsınız. Tekstil fabrikalarının sanayi devriminden sonraki hareket ve tarihini incelendiğinde bu gayet beklenen, daha önce de farklı ülkelerde olmuş, bir olaydı. Sadece tekstil değil tüm sektörlerin üretimi en ucuz iş gücünü, kalabalık nüfusundan dolayı barındıran ülkeye Çin’e kayıyor. Peki kazanan Çin mi? Hayır sadece Çin değil. Ancak Çin’de kazanıyor. Ne zamana kadar? Ülkesindeki iş gücü maliyetlerini minimumda tutabildiği sürece. Olur da Çin halkı bu sanayileşme sürecinden ekonomik anlamda bir refaha kavuşur da daha yüksek maaşlar talep ederse, dünya ekonomisi üretimi daha ucuza yaptıracağı, iş gücünün ucuz olduğu ülkeler arayacak, bulacak ve üretimi oraya taşıyacaktır.

Fabrikalar bu gün burada yarın farklı bir yerde. Peki nasıl zenginleşiyor bu ülkeler? MARKALARLA! Akıllı ülkeler üretim faktörleri kendi ülkelerine kaydığında canlanan ekonomiden istifade edip dünyaya ya da en azından komşularına sürekli mal veya hizmet satmalarını sağlayacak MARKALAR yaratmaya çabalıyorlar. Yarı mamül ya da etiketlenmemiş ürünleri ihraç etmek gerçek bir ekonomik kalkınma sağlamaz. Ülkemizde sıkça duyduğumuz “Biz burada üretiyoruz adam etiketini basıp bize misliyle satıyor.” Satacak tabi, fabrikası senin ülkende olsa da Marka onda. Marka’lara sahip olmak sürekli ihracatı ve güçlü bir ekonomiye sahip olmayı sağlar. Nokia Finlandiya’nın milli gelirinin %37,3′ünü yaratıyor tek başına. Üretiminin çoğu nerede? Malezyada… Aynı şekilde Nestle’nin İsviçre’nin milli gelirine katkısı %26,6. Hangi fabrika Çin’in milli gelirinin %10′unu tek başına sağlıyor?

Tabi ki Türkiye gibi büyük bir nüfusa sahip, büyük bir ülke de endüstriyel gelişimin gerekliliği sorgulanamaz ancak güçlü bir ekonomi istiyorsak güçlü markalara sahip olmalıyız. Markaları marka yapan ise sunuş şekilleri, potansiyel müşterilerin isteklerine (sadece ihtiyaçlarına değil) cevap verebilme kapasiteleri, özetle sahip oldukları yenilikçi ve farklı fikirlerdir. Farklı sunuş şekilleri bulmak, müşteri isteklerini anlamak ve analiz etmek, yenilikçi ürünler , artan kalite dolayısıyla müşteri sadakati oluşturmak ve geliştirmek, şirketlerde fikirleri yaratanların görevi. Bu yüzden Bu ülkeyi daha iyi bir ekonomiye kavuşturmak için, çiftçi ve sanayiciye ne kadar rol düşüyorsa, girişimcilere ve pazarlamacılara da en az o kadar rol düşmketedir. Markalar yaratacak olanlara… En nihayetinde herşey gider marka kalır.

Marketing Türkiye Network

12.01.2010 Tarihinde Maçka’daki sunumunda paylaştığı değerli fikir ve tecrübelerinden dolayı sayın hocamız, Prof. Üstün Dökmen’e teşekkür ve saygılarımla.

- Erman

Yorum Yazın